Yorozlu Osman
Yorozlu Osman

yorozlu osman ın öyküsü bu
çakışır diğerleriyle
biter denizin derinlerinde
yıllardır anlatılır dilden dile.
osman, tereyağı kokusu
buruşmuş vücudu ile
gelmiştir dünyaya
ailesinin onuncusu
on kere şişen rahmi
on kere inleyen bedeni
on kere ardına dek açılan kolofuyla
dayanamamıştır tekelerin emine
gücü kalmamıştır
tek bir soluk almaya bile
nasıl iğnesini bırakan arı ölürse
emine de onuncu çocuğunu içinden itince
kapamıştır gözlerini
bir daha açılmamak üzere
babası alınca bebeği beşiğinden
ve duyunca karısının ölümünü ebesinden
nefret etmiştir bir anda
kucağındaki buruşuk vücutlu veletten
nasıl nefret ettiyse zamanında pederinden
babasının ismini vermiştir bebeğe bu yüzden
osman nasıl büyümüştür
kimler büyütmüştür
elden ele gittiğinden dolayı
durum tam bir arap saçıdır
bu yüzden osman ın çocukluğuna dair
hatıraları karmakarışıktır
bir süre ablası baktı ona evlerinde
o kaçınca kocaya sürmeneye
bir küçük ablasına kaldı vazife
tüm ablalar kocaya kaçıp bittiğinde
osman da kaldı teyzelerinin eline
insan nasıl rahatsız hissederse kendini
misafirlikte
osman ın yeni evindeki huzursuzluğu
yıllar boyunca sürdü
osman zaman zaman ağladı
zaman zaman ürktü
kışın sobasız odalarda üstünde
bir çarşafla üşüdü
yazın sıcağında
fındık dallarının altında
yorgunluktan öldü
bulunca yaşı on üçü
yakalamak istercesine özgürlüğünü
gitti buldu karaların hüsnü yü
hüsnü çocuktaki hırsı gördü
aldı onu gemisine
osman ilk böyle açıldı denizlere
tuttular çupra, palamut, istavrit, hamsi
bir sonraki sene geldi
tuttular mezgit, tekir, ahtapot, yengeç
ey koca yıl sen de böyle geç!
sekiz ay denizde
dört ay memlekette
yıllar geçti böyle
osman erişti yetişkinliğe
hiç göremediği sevgiyi aradı
uzak şehirlerde
bazen kerhane önlerinde
bazen sokak köşelerinde
kimi zaman süslü kadınlardan birine vuruldu
an geldi yollu kadınlara aşık oldu
askerde her çarşı izninde gittiği orospu
bir imamın karşısında ilk karısı oldu
resmi nikahı da basacaktı amma
kerhaneden kaçmaya çalışırken
pezevengi kadını vurdu
osman açılınca yine denizlere
askerden döndüğünde
ilk karısını çabuk unuttu
denizlerde yıllar
osman ın her şehirde koynunda başka başka hatunlar
bizim osman bu şekilde kırkını buldu
hayatta kalan tek teyzesinin son arzusu
yeğeninin bir kızla evlenip kurtuluşu
kırk yaşında bekar yaşamak
dünyanın en büyük uğursuzluğu
osman da bilir bunu
zaten onla bunla yatmaktan sıkılmıştır
bakma sen, kendi dahi bilmese de
hep sevdayı aramıştır
ama beklenen otobüsün hiç gelmemesi gibi
osman da aradığını hiç bulamamıştır
şimdi gözleri karşı yakada
elinde sigarasıyla
düşünüyor osman karaköy rıhtımında
aklından geçiriyor
köyün kızlarını bir bir
hem evde kalmış olanları
hem yeni olgunluğu ulaşmışları
lazım bunlardan birini alması
ve gecikmiş yaşı daha geçmeden
bir yuva kurması
ama olmuyor
düşünemiyor hiçbiriyle
geçecek birr hayatı
yuva dediğin sevdiğin biriyle kurulmalı
aşkı nerede aramalı
nasıl bulmalı
aşk acep sadece, her istanbul a geldiğinde gittiği
sinema salonlarında mı
böyle düşündü osman uzun uzun
yaktı bir sigara daha samsun
sabah ezanı okunalı oldu baya
akşam yola çıkılacak
gidilecek trabzon a
‘iki üç parça bir şey al evde bekleyen kocakarıya’ derken…
bir şey gördü sanki denizde
yüzüp gidiyor akıntıyla birlikte
tam denize atacaktı ki kendini
göremedi bir daha suda çırpınan kişiyi
biraz kararsızlıkla bekledi
bu şekilde suyu gözetledi
‘belki de aç karnına içilen sigaranın etkisi
en iyisi hemen bir şeyler yemeli’
gitti doyurdu karnını osman
ardından beşiktaş a doğru yola koyuldu yayan
tophane de çeşmede bir kız gördü
diken diken oldu her tüyü
yola devam etmek istedi
ayakları durdu
nasıl olduğunu anlamadan
kendini kızın yanında buldu
kız ağlıyordu hıçkırarak
osman, kızın ağlamasına dayanamayarak
‘noldu’ diye sordu
kız kaldırıp yüzünü bakınca osman a
osman ın heyecandan neredeyse
duruyordu kalbi
gözler masmavi dudaklar leblebi
bu güzelliğin tek başına burada ne işi ola ki
nedir bu güzelin ismi
osman sordu bir sürü soru
kız hiç konuşmadı sadece sustu
ne kadar zaman geçti böyle
osman kızı kolunda tutup
masaya oturttu
bir güzel karnını doyurdu
kız neden sonra anlattı ince bir sesle
osman dinledi hayretle
bitince öyküsü ağlamaya başladı yine
iniltiyle
‘peki şimdi nolcak, şimdi nolcak’
merak etme rukiye
osman seni yalnız bırakmayacak
anlamıştı osman şimdi
denizde gördüğü hayalet kimdi
kıza da anlattı gördüklerini
mustafa için allahtan rahmet diledi
bir an nasıl olduysa oldu
kıza ‘benimle evlenir misin’ diye sordu
‘geri de dönemezsin eve
sokakta kalsan gideceğin yer kerhane
bekarım ben hiç evlenmedim
yorozda var bir evim
yaşlı bir teyzem kocakarı
yaşlılıktan on karış havadadır aklı’
rukiye nasıl hayır derdi
var mıydı adama güvenmekten gayri çıkarı
nasıl mustafa ya olur demeden eğdiyse boynunu
osman a da aynı hareketi buyurdu
osman, kızı eşyasızlığıyla birlikte gemiye yükledi
gemidekilere ‘namusumdur, yan gözleri keserim’ dedi
böyle döndü rukiye memleketine
hiç değişmeyen hayatı bir günde
değişiverdi hayallerinden çok farklı bir biçimde
köyde dedikodular aldı yürüdü
osman duydu, osman üzüldü
rukiye rüyalarında hep mustafa yı gördü
mustafa gökte, mustafa yerde
mustafa kapıda, mustafa yatakta
osman da biliyordu karısının aklında
o yoktu, mustafa vardı
hatta karnındaki çocuk da ondan mı
diye endişeler taşırdı
oysa ilk gece çarşafta görmüştü kanı
bu yüzden içi biraz rahattı
hani derler ya; yıllar yılları böyle kovaladı,
öldü kocakarı
büyüdü mısır tarlalaları
yeşillendi fındık dalları
sabah masada bal, peynir, tereyağı
akşamları karadenizin türlü türlü balıkları
sıcak sıcak yanan ocakları
pembeye boyalıdır evin duvarları
yerlerde baklava desenli halıları
tertemizdir rukiye nin işlediği havluları
her zaman topludur yerden on karış yüksekteki yatakları
yatağın yanındaki beşikte uyur çocukları
hayati koymuşlardır ilk çocuklarının adını
tam teşekküldür mutluluk tabloları
ama olsa da yatları, katları, yalıları
hep mutsuz olacaktır bu iki kocakarıuzaktırlar birbirlerine
gözleri bile değmez gözlerine
osman bilir,
rukiye baktığında kendine
aslında ona bakmıyordur
eli eline değdiğinde
başkasına dokunuyordur
yatağında bile aslında
sırf osman istiyor diye yatıyordur
hatta içten içe mustafa ile sevişiyordur
rukiye uzak durdukça
varlığı ile yokluğu birbirine karıştıkça
osman karısını daha çok seviyordur
ama osman gururludur
gururu hiç teklemeyen bir motordur
ve böylece o da rukiye den uzaklaşıyordur
lakin…
dayanamadı bir gün osman
tuttu rukiye nin yakasından
yere bile uzandırmadan
duvara gömmek ister gibi
sıkıştırdı onu
olmadı aldı yere vurdu
parçalarcasına sıktı yücedağları
isırdı kanatırcasına boğazını
sanki günahkar bir dünyaydı da rukiye
yerle bir oluyordu tanrının gazabından
sonunda fırtına dindi
dalgalı deniz duruldu bir çarşaf gibi
rukiye bir gık olsun etmedi
sadece sessizce ağladı
osman derhal kendinden tiksindi
tüm bunları yapan kendimiydi
üstünü giyindi
kaptı ceketini
doğru limana indi
ağustosun bitmesini burada bekledi
yıllar önce özgürlüğü bulduğu denize
bu sefer kendini esir etmek için gitti
çekerken ağları
ayırırken balıkları
osman düşündü uzun uzun
biri söndü biri yandı samsunun
yaşamaya hakkı yok namussuzun
aldı günahını zavallı masumun
böyle düşünüyordu osman
düşündükçe mahvoluyordu kahrından
hayalet gibiydi uykusuzluktan
kimse bir şey diyemiyordu korkusundan
verdi kararını bir gece
ne olursa olsun geri dönecekti
koca gemiyi yolundan etmek olmaz
bu işi kendisi halledecekti
gelecek limana kadar bile bekleyemezdi
bu vicdan işi beklemeye gelmezdi
o gece sabaha karşı
gidince herkes yatağına
giriverdi osman
geminin kayığına
indirdi ipleri ağır ağır
çakısıyla kesiverdi
işte gemi uzaklaşıyor
osman koca denizde gittikçe daha yalnız kalıyor
ve artıyor cesareti
indir kürekleri osman
kaldır kürekleri osman
indir
kaldır
indir
kaldır
hiç ama hiç durmadan
‘ah rukiyem vah rukiyem
yorgunluk nedir bilmez bu kollar
azalıyor işte sana uzanan yollar’
susuz kaldı osman
aç kaldı osman
kaç kez güneş battı
kaç kez ay göğü dolandı
zamanı unuttu osman
ama kürek çekmeyi unutmadı
düşünmedi hiç
açlığı, susuzluğu, yorgunluğu
önemli değil bunlar
rukiye dir onun için önemli olan
o sevmese de sevecektir onu
o dokunmasa da dokunacaktır osman
saçlarını okşayacak
kokusunu duyacak
ve hep konuşacak
kendini anlatacak
onu nasıl sevdiğini…
bunları yapmadan geçen yıllara yanıyordu
belki çoktan eritirdi buzları
çözerdi rukiyesinin soğukluğunu
böyle düşünerek çekti daha hırsla kürekleri
‘ama önce ayaklarına kapanmalı
af dilemeli’
allah biliyor ya sahile vardığında
kayıktan çıksa da cesedi
osman kürekleri çekmekten vazgeçmezdi
ama ah şu kara bulutlar
ah şu kabaran deniz
‘allahım sen acı bana şimdi değil’
ama dinmez fırtına kopar tufan
dev dalgalar arasında bir cüce gibidir osman
şimdi allah bile demez
rukiye der
her rukiye dediğinde gökten bir yıldırım iner
osman durmaz
çeker kürekleri rukiyenin özlemiyle
az sonra kürekler kırılır osmanın ellerinde
her dalgayla biraz daha su dolar içeriye
kaldırır başını göğe yıldırımlardan korkmadan
afkurur tanrıya, küfreder osman
yıllar önce içine konmuş ateş korkusuna aldırmadan
ölecektir osman ona inanmadan
tek inandığı şey rukiyesidir
o onun tanrısı her şeyidir
‘ah son kez görsem rukiyemi’
gözleri masmavi
dudaklar leblebi
sert bir dalgayla çevrilir kayığın tersi
aklında rukiyenin son gördüğü
sessizce ağlayan çehresi
ve yaralanmış gibi yerde duran çıplak bedeni
bu görüntüyle donuklaştı suyun altında osmanın gözleri
rukiye aşkıyla durdu kalbi
ve kesildi samsun kokan nefesi
yorozlu osman işte böyle yitip gitti
Yoroz’lu Resim Sanatçısı Gökhan Begen‘in Sitesinden alınmıştır.
Orcinal sayfa için tıklayınız.
Yakında filmi de çekilecektir…
Bu yazı bugün 0, toplamda 39 kez okundu.




